İtalya'da Rönesans Tiyatrosu

 Ortaçağ Tiyatrosu Yunan ile Roma Tiyatrolarından ne kadar ayrıysa, İtalyan Rönesans Tiyatrosu da Ortaçağ Tiyatrosu’ndan o kadar ayrıdır. Öte yandan, klasik tiyatroyu büyük bir bağlılık, hayranlıkla taklit etmek isteyen Rönesans Tiyatrosu, sonunda karşımıza eskinin tekrarı olarak değil de, yepyeni, aşağı yukarı “modem” tiyatro olarak çıkmıştır.

1450 yılından sonra dinsel tiyatronun yerini dünya işleriyle ilgili tiyatroya vermeye başladığı görülür. Ortaçağ “evler” inin yerini de dekorlu sahne alır. Böylece oyun alanı, tiyatro yapısı değişir. İtalya’nın soylu kişileri, kutsal büyükleri avlularda, geniş salonlarda klasik oyunları oynatır, gösteriler düzenletirlerdi. Bilginler eski yazmalar arasında Latin Yunan oyunlarım ararlar, bulduklarını ya olduğu gibi ya adapte ederek, ya da o günkü dile çevirerek sahneye koyarlardı. Perspektif kurallarım yeniden bulan ressamlar, Romalı mimar Vitruvuis’un klasik sahne üzerine yazdıklarından yararlanarak saraylarda hayranlık uyandırıcı dekorlar çizerlerdi. 1584’de soylu kişilerle bilginlerden seçilme bir topluluk Vicenza şehrinde bir tiyatro yaptırdı. Roma’nın yıkılışından sonra İtalya’da doğrudan doğruya tiyatro diye yapılan ilk yapının bu olduğuna inanılıyor.

Oyunsuz Tiyatro

İtalyan Rönesans Tiyatrosu yalnız bir bakımdan Ortaçağ Tiyatrosu’na benziyor. Büyük oyunları yok. Bu yüzden de ona gerçek tiyatro denip denemeyeceğine karar vermek kolay değil. Gerçek tiyatro oyunculardan, dekordan, tiyatro yapısından daha fazla bir şey. Büyük oyunların bulunmadığı yerde gerçek tiyatronun varlığından söz edilemez. Danta, Petrarch, Boccaccio, Leonardo da Vinci, Michelangelo gibi yüce şairlerin, hikayecilerin, ressamların yanı sıra anılacak oyun yazarları yoktu İtalyan Rönesansının. Onun için de bilginlerin, sanatçıların bütün çalışmaları, saraylardaki parlak gösteriler, oyunlar, tiyatro yapılan, hayranlık uyandıran dekorlar gerçek tiyatronun yeniden doğuşunu sağlayamamıştı. Gerçek tiyatronun yeniden doğması için, her şeyden önce oyun yazarlığının yeniden doğması gerekiyordu.

Rönesans

Rönesans belli bir süreye sığdırılabilecek basit bir değişme değildir. Onu yalnızca on beşinci yüzyılda eski eserlerin ortaya çıkarılmasıyla Bilgi’nin Canlanması  diye anlamak doğru olmaz. Rönesans. Ortaçağın içinden akıp gelmiştir. Bilginlerin Yunan’ı öğrenmelerinden, benimsemelerinden aşağı yukarı yüz yıl önce İtalya’da üç büyük, değişik, yeni yazar vardı: Dante, Petrarch, Boccaccio. Bilgi’nin canlanmasından önce edebiyat canlanmıştı. Yazarlar klasik edebiyatın güzelliklerini taklit etmediler. Onu yeniden yarattılar. Ortaçağ dünyası Yunancayı değilse bile Latinceyi biliyordu. Gene de bu ünlü sanatçıların İtalyanca yazmış olmaları yaşayan insana, yeni düşüncelere yakınlıklarını belirtir. Tanrısal Komedya’da Dante kendisine yol gösterici olarak VirgiTi  seçmişti; Boccaccio Yunan Edebiyatının önemini biliyordu; Petrarch Latincenin yanı sıra Yunanca da öğrenmişti. Üçü de gelecek bir çağın habercisiydiler. Eserleriyle Hümanizma’nın temellerini attılar; kilisenin, devletin eski dogmalarına karşı çıkan yeni bir hayat felsefesi getirdiler, insanın değerini ortaya vurdular.

On beşinci yüzyılın sonuyla on altıncı yüzyılın başında klasik edebiyat eserlerinin bulunması, incelenmesi Ortaçağ düşünüşüne son verince, insanoğlu düşüncesini ezen baskılardan kurtulunca, hümanizma anlayışının geliştiği, iyice yayıldığı, görüldü. Eflatun, Aristoteles gibi yazarların eserleri Ortaçağ mistisizmini yıkmakla hümanizmanın güçlenmesine yardım ettiler. Geçmişteki insanın güzellikleri, büyüklükleri ortaya çıkınca, günün insanına güvenmek, saygı duymak çok daha kolaylaşmış oldu.

Hümanizma’yla, Bilgi’nin Canlanmasıyla birlikte sanatlar da gelişti. Resim, heykel, mimarlık alanında, kimi edebiyat türlerinde büyük başarılar sağlandı. Rönesans denince çoğu zaman sanatlardaki bu hızlı gelişme, olgunlaşma gelir aklımıza.

Birtakım olaylar bilgi’nin canlanışına, yayılışına yardım etti. Türkler 1453’de İstanbul’u alınca, İtalya’ya kaçan Bizans bilginleri Yunan yazmalarını da götürdüler. Gene Türkler Hindistan yolunu kapatınca, İtalyanlar, Portekizliler, İspanyollar Yeni Dünya’ ya (82) yöneldiler. Öte yandan, Almanya’da baskı makinesi yapılmıştı; bilginin yayılması için bundan daha önemli bir yardımcı az bulunurdu.

Ne yazık ki klasiklerin bilinmesi, incelenmesi oyun yazarlığının canlanmasına yol açamadı, yalnızca tiyatro yapılarının kurulmasını sağladı. Çünkü İtalya’da oyun yazarlarını bilginlerin kitaba bağlılığından, soylu kişilerin gösteriş sevgisinden kurtarabilecek büyük bir seyirci yoktu. O seyirciyle İspanya’da, İngiltere’de karşılaşacağız.

Ortaçağ Tiyatrosuyla Bağlar

Ortaçağın dinsel tiyatrosu İtalya’da 1454 yılma kadar sürdü. 1471 yılında Politian  adlı on yedi yaşında bir şair Latince olarak yazdığı bir mystery oyunu’nda azizleri, Kutsal Kitaptan alınma kişileri değil de, mitolojiden alınma kişileri anlatıyordu. Bu tutum yeni bir çağın etkisini duymak diye açıklanabilir. La Favola di Orfeo  Ortaçağm mystery oyunları’yla Rönesans İtalya'sının geliştireceği iki sanat çeşidi arasında bir halkadır. O iki sanat çeşidinden biri pastoral  oyunlar, öbürü de opera.

Geçmişle ikinci bir bağ “entry” denilen şenliklerde görülebilir. Bunlar bir hükümdarın bir şehre gelişinde yapılan karşılama törenleri. Bir fatihin gücünü halka göstermek için, ya da yerli bir hükümdara halkın bağlılığını belirtmek için düzenlenen şenlikler, gösteriler, oyunlar. Bu törenlerin başlangıcı eski Roma’ya zaferle dönen generallerin karşılanmasında aranmalıdır. Ortaçağ Londra’sında da Richard I gibi, Henry III gibi krallar tahta çıktıkları ya da evlendikleri zaman, şehrin bütün evleri bayraklar, pırıl pırıl ipek kumaşlarla donanırdı. 1370 yılında “entry” ler çok zenginleşmiş, süslü geçit arabaları, tekrar, kuleler, tablo sahneleriyle tiyatro özellikleri göstermeye başlamıştı. 1443 ile 1598 yılları arasında İtalya’da yirmi beş, Fransa’da yüz, İngiltere ile Flan ders’te elliden fazla “entry” şenliği yapılmıştır.

Kimi zaman yabancı, ya da sevilmeyen bir hükümdar süslü arabalar, zengin elbiselerle gösterişli bir alay hazırlatıp sokaklarda dolaştırır; kimi zaman da sevilen bir hükümdar kendisini karşılamak için donanmış bir şehre bir seyirci gibi girerdi. Hükümdarın hoşuna gitsin diye kurulan taklar arasında bir, ya da daha fazla sahnesi olan yapılar da bulunurdu. Bazen bir düzlükte iki sahne yan yana dururdu, bazen bir sahne üstte, bir sahne altta olurdu. Daha önce anlattığımız Ortaçağın tekerlekli sahnelerinin tersine, burada sahneler hareketsiz, seyirciler hareketli. Sahneler belli yerlerde duruyor, seyirciler dolaşıyor.

Bu sahnelerde önceleri dumbshow’lar ya da tableaux vivants yer alırdı. Tabloların cansız modellerle yapıldığı gibi, oyuncularla da yapıldığı olurdu. Sözsüz sahneleri kimi zaman küçük yazılar açıklardı. Sonraları, İngiltere’de oyun yazarları bu sahneler için karşılama şiirleri, kısa konuşmalar yazdılar. Ortaçağ’da dinsel konular canlandırılırken, Rönesans’ta hükümdarları mitoloji kişileri karşılamaya başladı.

“Entry” sahnelerinde makineler kullanılır, sahne hilelerinden bol bol yararlanılırdı. “Perde” İtalyan tiyatrosundan önce bu sahnelerde görülmüştür. Öte yandan, karşılama törenleri Rönesans saray tiyatrolarını da içine alırdı. Şenlik, geçitler, eğlenceler çoğu zaman hükümdarın sarayında büyük bir gösteriyle sona erer, şölen sırasında danslar, oyunlar seyredilirdi.

Rönesans Tiyatrosu’nun Ortaçağ ile üçüncü bir bağı da Latin komedileridir. Sezar’ın çöken imparatorluğu Avrupa’ya uluslararası bir dil bırakmıştı... Latince. Onun için de Roma komedilerini “yeniden bulmak” güç olmadı. Plautus ile Terence zaten Ortaçağ boyunca da kimi din adamlarının ilgisini çekmişlerdi. Oyunları günün havasına uydurularak oynanırdı zaman zaman. Hroswitha adlı bir Alman rahibenin kişilerini Hıristiyan tarihinden alarak, Terence tarzında, altı Latince oyun yazdığı biliniyor. Rönesans kilisesiyse Plautus ile Terence’in oyunlarını ahlak dışı görmüyor, oynanmalarına karşı durmuyordu. Papa Pius H papalığa yükselmeden önce kendisi de Roma tarzında bir komedi yazmıştı. Papazlar Plautus’un açık saçık oyunlarını kahkahalarla seyrederlerdi. Latin komedileri Rönesans'ın ilk yaygın oyunları olmuştur.

İlk Tiyatro Yapısı, İlk Dekor

Rönesans’ta ilk tiyatroyu kim kurdu, nerede kurdu? İlk dekor ne zaman yapıldı? Tiyatroya ilk para yatıran kimdi  bir kilise büyüğü mü, yoksa bir devlet büyüğü mü? Bu soruların kesin cevapları yok. Çeşitli yazarlardan birbirini tutmaz bilgiler geliyor.

Örnekse bir yazar şöyle diyor: “Alberti 1452’de Vatikan’da Nicholas V için yapılan saraya bir theatrum eklemişti, ama orada oyunlar oynandığını bildiren bir belge yok.” Peki, bu bilgiyi doğrulayan bir belge var mı? Belli değil. Bakıyorsunuz, bir başka yazar theatrum sözcüğünü tiyatro diye almış. Acaba doğru mu? Nicholas V için yapılan theatrum bizim anladığımız anlamda bir tiyatro mu? Bir üçüncü yazar 1486’da Dük Ercole d’Este’in Vitruvius’tan gelen bilgilere dayanarak bir tiyatro yaptırdığını ileri sürüyor. Bir dördüncüsü bu tiyatronun 1532’de şair oyun yazarı Ariosto için yaptırıldığını, ertesi yıl da yandığını söyleyiveriyor. Kesinlikle bilinen gerçek şu: Birçok soylu kişi, ayrıca kilise ileri gelenleri büyük salonlarını zaman zaman tiyatro biçimine sokup oyunlar oynatıyor, eğlenceler düzenletiyorlar  gösteriler sona erince sahne de kaldırılıyor. Onun için ilk tiyatroyu kimin, nerede kurduğunu bulup çıkarmak mümkün değil.

İlk dekorun nerede, ne zaman kullanıldığı, nasıl bir şey olduğu da karışık. Bir Rönesans yazarı 1484 ile 1486 yılları arasında düzenlenen bir açık hava oyununda ilk boyalı dekoru yaptırdığı için Kardinal Riario’yu övüyor. Ama acaba bu gerçekten oyunla ilgili bir resim, bir “dekor” muydu? Çünkü saray gösterilerinde kimi ünlü ressamların arka görünüş olarak oyunlarla hiçbir ilgisi olmayan resimler yaptıklarını biliyoruz. Ama çeşitli kaynaklardan gelen bilgiler birleştirilerek şöyle denilebilir: Bin dört yüz seksenlerde dekora değer verilmeye başlanmıştı.

Akademililerin Tiyatroculuğu

Gene on beşinci yüzyıl sonlarına doğru Roma Akademisi Latin komedilerini, arada sırada da Seneca’nın trajedilerini oynatma işine girişmişti. Çok geçmeden başka şehirlerde de akademilerin kurulduğu, Roma oyunlarının oynatıldığı görüldü. Yüz yıl sonra ise bilginlerle soylu kişilerin bir araya gelmesiyle ortaya çıkan bir topluluk Olimpia Akademisi adım alarak klasik örneklere uygun bir tiyatro yaptırdı.

Rönesans akademileri çok önemli kurumlardı. Akademi adı Eflatun’un Academia’sından geliyordu. Akademilerin çevresinde toplanan bilginler Hümanizmanın, Bilgi’nin Canlanması’nın önderleri olmuşlardı. Klasik sanat, mimarlık, edebiyat alanlarındaki araştırmaları, buluşlarıyla hem kiliseyi, hem de soylu kişileri etkiliyorlardı. Düşüncelerinin bütün Avrupa’ya yayılmasını ise baskı makinesi büyük bir hızla sağlıyordu.

Ne yazık ki bu İtalyan bilginler kendi dillerini küçük gördüler. Dante’nin, Petrarch’m kullandığı İtalyancayı bırakıp aralarında Latince konuştular, kitaplarını Latince olarak yazdılar. Kendi adlarını bile Latinceye uydurdular. Roma Akademisinin başkanı Giulio Pomponio Leto, Julius Pomponius Laetus oldu örnekse. Bu Latince tutkusunun etkileri günümüze kadar ulaşmıştır; kimi üniversitelerin diplomaları bugün bile Latince yazılır.

italyan tiyatrosuOn Beşinci Yüzyılda, İtalya’da Terence’in komedileri için düzenlenen sahnenin tahta üstüne oyularak yapılan bir resmi.

Akademililerin tiyatroya yakınlık göstermeleri birçok soylu kişiyi, kilise büyüklerini oyun sanatına çekmiştir. Roma oyunlarının Rönesans’ta nasıl oynandığı, sahnenin nasıl düzenlendiği de kesinlikle bilinmiyor. Vitnıvius’un eserini İtalyanlar 1414’de bulmuş, 1488’da Latince olarak bastırmışlardı; ama kitapta sahne düzenleyicilerine yetecek bilgi yoktu; anlatılan dekorların, evlerin sahneye nasıl yerleştirileceği belirtilmemişti. O yüzden de sahne düzenleyicileri kendilerine göre çözümler bulmak zorunda kaldılar. Başlangıçta “entry” lerdeki sahnelerden yararlanmak yoluna sapıldığı anlaşılıyor. Eski kitaplardaki resimlere göre on beşinci yüzyılda Terence için yapılan sahne şöyle: Birbirinden, süslü sütunlarla ayrılan dört ya da beş kapı oyun yerinin arkasında yan yana sıralanıyor; bu perdeli kapılar oyundaki kişilerin evleri; her kapının üzerinde kimin eviyse onun adı yazılı. Perdeler açılınca birer penceresi olan küçük odalar görülüyor.

İtalya’nın İlk Tiyatro Yapıları

1532 yılında, Ferrara’da yapılan Ariosto Tiyatrosu üzerine herhangi bir bilgimiz yok. Ondan sonra Vicenza’daki Teatro Olimpico geliyor. Seçkin mimarlardan Andrea Palladio’nun Olimpia Akademisi için çizdiği bu tiyatronun yapılmasına 1580’de başlanmıştı. Roma tiyatrolarına benzemesi isteniyordu, ama önemli değişiklikleri de vardı. Seyircilerin oturacağı on üç sıra yarım çember biçiminde değil, daha yayık, yarım elips biçiminde yapılmıştı. Böylece orkestra daralmış oluyordu. Sahnenin arkasındaki uzun duvarda üç büyük kapı, iki yanda ise birer küçük kapı vardı. Arka duvardaki kapıların en genişi olan orta kapının üstü kemerliydi; Romalıların zafer takları gibi. Palladio her halde bu kapıları perdelerle örtecek, belki de arkalarına periaktoi’lar yerleştirecekti. Ama ömrü yetmedi, yapının başladığı yıl öldü. Tiyatroyu tamamlama işi kendisine verilen Vicenzo Sca mozzi adlı mimar ise önemli bir değişiklik, bir yenilik yaptı. Beş kapının arkasına da derinliğine, kısa sokaklar ekledi, yanlardaki dört kapıya birer sokak, ortadaki büyük kapıya üç sokak. Üç boyutlu süsler, sütunlar, heykellerle bir Yunan şehrinin sokakları taklit edilmişti. Teatro Olimpico 1584’de tamamlandı; ertesi yıl Sophocles’in Oedipus Rex adlı oyunuyla açıldı. İtalyanca oynanan oyunda 108 kişi sahneye çıktı; ayrıca bu oyun için özel bir müzik hazırlatıldı. Çok tatlı, sıcak, samimi bir havası olan Teatro Olim pico’da bugün bile zaman zaman klasikler oynamyor.

Teatro Olimpico.jpgTeatro Olimpico. 1580 ile 1584 yılları arasında yapılan Teatro Olimpico klasik tiyatrolara benzetilmek istenmişti. Tahtadan yapılmış olan bvı tiyatro bugün de Vicenza’da görülebilir.

Üç İtalyan Tiyatrosunun Planları. Üstte Teatro Olimpico. Ortada, Sabbioneta’daki 250 kişilik küçük tiyatro. Altta, Parma’daki Teatro Farnese

Küçük Sabbioneta kasabasında Scamozzi daha da aşırı bir denemeye girişti. Bu modern tiyatroya doğru atılmış önemli bir adımdı. 1580 yılı sonunda, Sabbioneta kasabasına daha önce minik bir darphane ile gene minik bir basımevi, bir de küçük saray yaptırmış olan Dük Vespasiano Gonzago, Academia dei Confidenti için ufak bir tiyatro yaptırmaya karar verdi. İki yüz elli kişilik küçük bir tiyatroya (Olim pico 1000 kişilikti) beş kapılı geniş bir sahne yerleştirmek kolay iş değildi, uygun da düşmeyecekti. Scamozzi beş kapıya açılan yedi sokak yerine, sahnenin ortasına bir tek geniş derinlik yaptı.

Sabbioneta’daki küçük tiyatronun, başka bir mimarı, yirmi mil ötedeki Parma şehrinde Teatro Far nese’i yapan Giambattista Aleotti’yi etkilemiş olduğu düşünülebilir. Teatro Farnese’in 3500 kişilik seyirci yeri geleneklere uygundu; at nah biçimindeydi Seyirci yeriyle sahne arasında geniş bir orkestra vardı. Bu alanda gösteriler yapılırdı, istenirse içine su doldurulup gemiler bile yüzdürülebiliyordu. Sahne ise günümüzün sahnelerine benzemekteydi. Geniş bir proscenium’u, arkasında da derin bir sahnesi vardı. Teatro Famese 1618 yılında açıldığı zaman perdesizdi. Oysa Ariosto ta 1519 yılında Vatikan’da I Suppositi adlı oyununu oynatırken perde kullanmıştı. Or lando Furioso adlı şiirinde “perde inince” neler görüleceğini anlatır. “Perde açılınca” değil de, “perde inince” demesi şundan: Eski Roma’da olduğu gibi, Rönesans’da da perdeler çoğu zaman yukardan aşağı doğru iner, bir oluğun içine girerdi. Günümüzde perde inince sahne kapanıyor, o çağda ise perde inince sahne açılırdı.

Teatro Farnese. Parma Prensinin klasik oyunları oynatmak için yaptırdığı bu tiyatro daha çok Rönesans gösterilerine yaradı. Teatro Farnese’in sahnesi ilk modern sahne diye anılabilir. Bu tiyatro yapısı İkinci Dünya Savaşından sonra kullanılır hale getirilememiş, kapalı kalmıştır.

Teatro Famese İkinci Dünya Savaşı’nda bombalardan büyük zarar gördü, ama Vicenza ile Sabbione ta’daki iki tiyatro Rönesans sanatçılarının, bilginlerinin, devlet adamlarının, kilise önderlerinin klasik tiyatroyu canlandırma yolunda nasıl canla başla çalıştıklarını gösteren örnekler olarak bugün de ayakta. Ne var ki bu çalışma amacına ulaşmadı da, başka bir yönde gelişti. İtalyan Rönesansı’nın öbür yaratıcıları gibi, tiyatro adamları da klasik sanatı kendilerine örnek aldılar, eskiye benzemek istediler, ama çoğu zaman yarattıkları eserler apayrı, yeni, orijinal şeyler oldu. Teatro Olimpico geçmişin akla yakın bir taklidiydi; yola böyle çıkılmıştı; ama sonunda Teatro Farnese gibi geleceğe yönelen bir yapıya ulaşıldı.

Vıtruvıus’un Etkisi

Rönesans bilginlerinin eskiyi taklit etmekte başarısızlığa uğramalarında, yeni bir tiyatro sallatma yönelmelerinde bilgi yetersizliğinin de etkisi olmuştur. Üç yüzyıl tiyatro adamlarına kaynaklık eden De Architectura’da Vitruvius pek az bilgi veriyordu. Gene de anlattığı periaktoi’larla, tiyatroya perspektifin nasü uygulanacağı konusunda söyledikleriyle, üç çeşit klasik oyunda kullanılan üç ayrı dekorun özelliklerini bildirişiyle birçok İtalyan sanatçısını tiyatro üzerine düşünmeye zorlamıştı. Mantegna, Brunelles chi, Ghirlandajo, Michelangelo, Andrea del Sarto, Raphael, Leonardo da Vinci çeşitli zamanlarda sahne dekorları çizdiler. Brabante ile Peruzzi gibi sanatçılar ise perspektife vurgun sahne uzmanları haline geldiler.

Teatro FarneseSerlio’nun Sahne Ressamlığı Üzerine Yazdıkları

1545 yümda Peruzzi’nin (91) öğrencilerinden biri, ressam mimar Sebastiano Serlio Architectura adlı eserinin ikinci kitabında klasik sahnenin özelliklerini anlatmıştı. Vitruvius’tan gelen bilgileri açıklıyor, kendi çağdaşlarının sahne deneyleri üzerinde duruyordu. Üç çeşit klasik dekorun resimlerini çizip ilk olarak yayımlayan da o olmuştur. Trajedi sahnesine büyük saraylar, komedi sahnesine şehir evleri, satir oyunlarına da ağaçlar, tepeler, kulübeler çizmişti. Daha önemlisi de bu dekorların nasıl kurulduğunu, çizildiğini, boyandığını anlatıyordu. Serlio’nun günlerinde üç boyutlu dekorların perspektifle birleştirilerek kullanıldığı görülüyor. Sahnenin arkası düz, yan kanatları ise öne doğru genişlemekte. Dekor malzemesi tahta ile bez. Sahne tabanı az bir düzlükten sonra arkaya doğru yükseliyor. Böyle öne eğik sahneler bugün bile Avrupa'nın kimi eski tiyatrolarında vardır. Serlio kitabmda sahne hileleri üzerine de bilgi verir.

Perıaktoı’lar. Bir eksen üzerinde dönen bu prizmalar sahne değiştirmekte büyük kolaylıklar sağlıyordu.

1500 ile 1650 yılları arasında İtalyan sahne ressamları periaktoi’ları, düz kanatlan kullanmaya başladılar. 1583’de bir İtalyan, da Vignola, dört küçük, bir büyük periaktoi ile bir sahne planı çizdi. 1632’de Alman mimar Furtenbach sahne düzenleyicilerine periaktoi kullanmalannı öğütledi; 1638’de de İtalyan Sabbatini periaktoi’ların nasıl kullanılacağını gösteren planlar yayımladı.

Sabbatini’nin Kitabı

Sabbatini’nin 1638’de yayımlanan kitabı Praetica di fabricar scene emachine ne teatri perspektif oyunlarını, sahne makinelerini ayrıntılarıyla anlatır. Çabuk sahne değiştirebilmenin yollarını gösterir. Üç yüzü olan periaktoi’lann görülmeyen yüzlerinde yapılacak değişikliklerle sayısız sahne düzenlenebileceğini söyler. Köşeli kanatların birbiri arkasına yerleştirilerek sahne değiştirmekte ne gibi kolaylıklar sağlayacaklarını açıklar. Her halde sahnelerin eğik olması yüzünden, kanatların periaktoi’lardan daha çok kullanıldığı anlaşılıyor.

Rönsans tiyatrolarında sahnelerin çabuk değiştirilmek istenmesi seyirciyi kapalı perde önünde fazla bekletmemek için değil. Çünkü oyunu bölen, sahne değiştirilirken kapanan bildiğimiz perde yok tiyatrolarda. On dokuzuncu yüzyılın sonlarına kadar sahneler açıkta, seyircinin gözleri önünde değiştirilirdi. Halk bir sahnenin birdenbire değişivermesinden pek hoşlanırdı. Eğlencenin bir parçasıydı bu da. Öyleyse Roma tiyatrolarındaki perdenin, ya da Rönesans, Restoration tiyatrolarındaki perdenin görevi nedir ?

Bu tiyatrolardaki perde yalnızca oyunların başında, bir de sonunda kullanılırdı. Oyun perdenin açılmasıyla başlar, kapanmasıyla sona ererdi. Aşağı yukarı 1800 yılma kadar, İngiltere’de act’leri (Türkçesi “perde”) ayırmak için perde kapanmazdı. Bütün oyuncular sahneden çıkınca act’in sona erdiği anlaşılırdı. Gene İngiltere’de 1881 yılma kadar, sahneler açıkta değiştirilirdi.

Görüldüğü gibi, Rönesans’taki sahne ressamları, sahne düzenleyicileri yalnızca oyunu değerlendirmek amacını gütmüyorlar. Kendileri de hüner gösteriyor, göz oyalamaktan hoşlanıyorlar. Böylece gösteriye yönelmiş oluyor.

Rönesans Gösterileri

Akademililerle Ercole d’Este gibi soylu kişiler Plautus’un Terence’in, Seneca’nın oyunlarmı canlandırmak isterlerken, Serlio, Sabbatini, daha başka sahne düzenleyicileri de Vitruvius’tan yararlanarak klasik sahneyi yeniden kurmaya çalışıyorlardı. Ama Rönesans’ın olağanüstü dekorları, makineleri Latin Yunan, ya da İtalyan oyunlarından çok gösterilere yarıyordu. Bir evlenme, önemli bir konuğun gelişi gibi olaylara bağlanarak düzenlenen büyük saray eğlencelerinde mitoloji ya da allegory kişilerini konu olarak alan pandomimler, danslar, şarkılar, şiirler, geçitler yer alırdı. Gösterilerin bir Latin trajedisinin, ya da komedisinin perde aralarına konduğu da olurdu. Bu araya giren göz kamaştırıcı gösterilere inter mezzi ya da intermedü deniyordu. Sarayda soylu kişiler için düzenlenen intermezzi’lerde, öbür gösterilerde masraftan hiç kaçınılmazdı. Serlio sahne düzenleyicilerine öğüt verirken, “Kaça çıkacağını hiç düşünmeyin,” der. Saraylarda her yıl üç ya da dört eğlence düzenlenirdi. Her eğlencede büyük salona sahne yeniden kurulur, gösteriler sona erince ortadan kaldırılırdı. Danslar çoğu zaman sahneden taşar, dans edenler salonun ortasına ilerlerlerdi. Bu davranış da klasik tiyatroya benzemek isteği diye açıklanabilir. (Yunanlüar orkestra’da dans ederlerdi.)

Pastoral’ler İle Opera

Rönesans'ın sahne gösterileri iki yeni eğlence çeşidinde yerini buldu. Sonradan ortaya çıkan bu iki eğlence çeşidi gösterileri salonun ortasından, yükseltilmiş sahneye çekti; ressamları, düzenleyicileri sahne ile ön sahne içinde kalmaya zorladı.

Pastoraller konularını kır hayatından alan şiirli oyunlardı. Bu oyunların 1471’de genç Politian’m Ercole d’Este için yazdığı, konusunu mitolojiden alan oyunundan geliştiğini söylemek işe yüzeyden bakmak olur. Pastoral yeni bir oyun çeşididir. Ortaçağ mystery oyunları’nın gevşek örgüsüne karşılık, pastoral’ lerin daha sıkı, sahneye daha yatkın bir yapısı vardır. Yunan Mitolojisi’nin kahramanları bu oyunlarda yerlerini erkek kadın çobanlara, nymph’lere, faun’lara bırakmışlardı. Dekorlar da kırları, ağaçlıkları, ya da Arcadia’yı canlandırır, saraylar yerine küçük kulübeler çizilirdi. Pastoral’ler on altıncı yüzyılda soylu kişilerin bahçelerini süsleyen çitlerden yapılma bahçe tiyatrolarında da oynandı. Saray çevrelerinde çok sevilen bu oyunlarda soylu bayanlar bile yer alır, çoban ya da kır perisi rollerine çıkarlardı Torquato Tasso’nun  1573’de yazılıp oynanan Aminta’sı ile Battista Guarini’nin Pastor Fido’su  bu türün en başarılı, en beğenilen oyunları olmuştu. Aminta’nın o çağda Fransızcaya yirmi kere, İngilizceye dokuz kere çevrildiğini biliyoruz. On yedinci yüzyılda, hem bir gezgin, hem de bir sanatçı olan Inigo Jones İtalyan pastorallerini geliştirerek Elizabeth I ile James I’in pek sevdikleri saray masque’larını türetmişti.

İtalya’da ortaya çıkan ikinci bir yeni oyun çeşidi operaydı. Bu türdeki ilk örneklerin Politian’m Orfeo’sundan, pastorallerden, intermezzi’lerden doğduğu düşünülebilir; çünkü hepsinde şarkılar söyleniyor, müzikten yararlanılıyordu. Ama tiyatro tarihçileri operanın bir gelişme sonunda değil de, rasgele doğduğunu ileri sürüyorlar. 1595’de bilginlerle müzikçi lerden kurulu Camerata adlı bir topluluk, Floransa’ da, Yunan trajedesini taklit etmek isteğiyle mitolojiden alınma bir hikayeyi şiirli konuşma biçiminde oynadılar; oyunu müzikle, şarkılarla ördüler. Dafne adlı bu oyun Yunan trajedisini canlandırmak isterken yeni bir sanat türünün başlangıcı oldu. 1637 yılında, Venedik’te ilk genel tiyatro açılınca operanın çok beğenilen, yaygın bir sanat haline geldiği görüldü. 1700’de yalnız Venedik’te on bir opera daha yapılmış, 360 opera oyunu yazılıp oynanmıştı. Fransa’ya, Avusturya’ya, Almanya’ya, İngiltere’ye de atlı yan bu yeni sanat çeşidi üç yüzyıldan fazla bir zaman İtalya’nın en sevdiği tiyatro türü olarak kaldı.

Oyun Yazarları Olmayan Büyük Bir Tiyatro

Rönesans İtalya’sında çok büyük ressamlar, heykelciler, mimarlar yetişti. Opera doğdu, sonra da Claudio Monteverdi’nin elinde önemli bir sanat durumuna yükseldi. İlk modern tiyatro yapısını İtalyan’lar kurdular, ilk sahne düzenleyicileri de onlardan çıktı. Ama ölümsüz şiirler, düz yazılar yaratmış Dante, Petrarch, Boccaccio gibi sanatçılarla başlayan İtalyan Rönesansı büyük oyun yazarları yetiştiremedi. Bu durum çeşitli nedenlere bağlanabilir. Birkaçını kısaca gözden geçirelim.

Kimi yazarlar İtalyan Rönesans Tiyatrosu’nun sahne zenginliğine, gösteriye çok önem verdiğini, o yüzden iyi oyunlar yazılamadığım ileri sürerler. Çağımızda da Adolf Appia, Gordon Craig, Max Reinhardt gibi tiyatro adamlarına, yeni bir sahne işçiliğine doğru gittikleri, yeni sahne düzenleri aradıkları için çatanlar çıkmıştır. Ama onların tiyatro dünyasında egemenlik kurdukları elliyıl içinde Maeterlinck, Sartre, Shaw, Fry, O’Neill, Miller gibi oyun yazarları yetişti.

İkinci, hem de daha akla yatkın görüş şu: Bilginlerden gelen bir tutkuyla çoğu oyun yazarları Latince yazıyorlardı. Daha kötüsü de Yunan oyunları değil, Roma oyunları taklit ediliyordu. Kimi Seneca’dan adapteler yapıyor, kimi Plautus ya da Terence gibi yazmaya özeniyordu. Üstelik Akademililerin yanlış anladıkları, kalıplaştırdıkları kurallar da oyunları boğmaktaydı.

İtalyan oyun yazarlarının durumu bu ikinci görüşle de büsbütün aydınlanmış olmuyor. Çünkü İtalyanca yazanlar, İtalya’yı ilgilendiren yerli konuları ele alanlar da pek bir başarı gösteremiyorlardı. Tasso’nun Aminta’sı, Torriamondo’su bugün için tatsız, sıkıcı oyunlar. Aristo konularını İtalyan hayatından alan oyunlarında Roma komedilerine uymayı denedi. Orlando Furioso şairine yakışacak şeyler yazamadı. Macchiavelii Akademililerin kurallarına hiç aldırmadan çağıyla ilgili keskin, acı komediler yazdı: ama o da bütün öbür İtalyan oyun yazarları gibi, gerekli duygululuktan, hayal gücünden yoksundu.

Bir başka görüş de iyi oyunların yazılamamış olmasını Rönesans çağında İtalya’nın toplumsal durumuna, politika havasına bağlıyor. Bütün Rönesans çağı boyunca İtalya küçük küçük devletlere ayrılmış durumdaydı. Bu devletlerden kimini kendi içlerinden hükümdarlar, ya da birkaç kişilik topluluklar yönetiyordu. Kimi de İspanya, Fransa, Kutsal Roma İmparatorluğu, ya da Papalık boyunduruğu altındaydı. Kavgasız, savaşsız geçen yıllar pek azdı. En uzun süren barış bile elli yılı bulmazdı (1447’den 1492’ye). Hükümdarların gücü açık çarpışmalardan çok hileler, düzenlerle sağlanırdı. On dördüncü, on altıncı yüzyıllarda halk parayla tutulmuş askerlerin baskısıyla yönetilirdi; on beşinci yüzyılın yarısı ise cinayetler, aldatmalarla geçmişti. Savaşların, politikanın getirdiği pisliklere karşı, örnek hükümdar olma ülküsünü koyabiliriz: Ercole d’Este gibi, Fran cesco Sforza gibi olmak. Saraydakiler hümanizmanın en yüksek ülküsüne ulaşmak emelini taşırlardı: “Tam insan”, kültürlü insan. Halk bu ülküyü ancak büyük saraylarda, kiliselerde, güzel resimlerde, heykellerde görebilirdi. Politika alanındaki cinayetleri bunlar örtüyordu. İtalyan hükümdarların egemenliği altında sanatın gelişmesi, zulümle, kötülüklerle kültürün el ele gitmesi diye tanımlanabilir. Hür uluslar, hür şehirler olmadığı için İtalya’da memleketini, ulusunu seven vatandaş yoktu. Madrid ile Londra tiyatrolarında göreceğimiz dinç, kendine güvenen, canlı halk yoktu İtalya’da.

Aşağı yukarı iki yüzyıl tiyatro çok sınırlı bir seyirciye oynanmıştı: Aralarında boş şeylere kafa yoranlar da pek çok olan bilginler, zaman zaman kendilerini dünya işlerine fazlaca kaptıran kilise adamları, her işte aşın gitmekten hoşlanan saraylılar. Oyunlar Latince yerine İtalyanca oynanmaya başlayınca, seyircilerin sınırı da genişledi, ama İspanya’nın Lope de Vega’sının, İngiltere’nin Shakespeare’ini besleyen seyirciye benzer bir seyirci gelişemedi. Hükümdarların ilgisi güzel sanatlar alanında birtakım başarılar sağlanmasına yol açabilir; çünkü o alandaki sanatçı bir başına çalışıyor eserini yaratırken. Oyun yazarlığı öyle değil. Oyun yazarını ancak canlı bir seyircinin ilgisi yüceltiyor. Büyük oyunların yazılması yazarlara olduğu kadar, oyunlara, seyircilere de bağlı. İtalya’da tiyatrolar kurulup kapılar halka açıldığı sırada ise opera öne çıkmış, tiyatrolara el koymuştu.